MAVİ VE HUZUR...

Yine yalnızdım...Ama bu sefer farklıydı...

Karşımda gri, kasvetli bir şehir yerine uçsuz bucaksız mavi deniz ve begonvillerle kaplı beyaz çitler yer alıyordu. Etrafta inşaat ve hafriyat gürültüsü yerine pazardan dönmüş neşeli insan sohbetleri duyuluyordu. Kimse acele etmiyordu..Sakindiler ve yüzlerinde hep bir gülümseme vardı.  Kumların üzerinde pembe bikinisi ve pembe fırfırlı şapkası ile oynayan küçük dahi deniz sezonunu açmıştı.

Ben...
Bense yüzümde huzurlu bir ifade ile etrafı izliyordum. Nar çiçeği rengi elbisemle, hasır şapkamla bu yarımadaya yeni geldiğim her halimden belli oluyordu. Adanın tarihler boyu dillerden düşmeyen meşhur oksijenini içime çekiyordum. İspanyol cüzzamlıları bile iyileştirdiği söylenen bu ada benim çürümüş, kokuşmuş hayal kırıklıkları ile lime lime edilmiş ruhuma iyi gelecek, bunu hissediyordum. Sadece ne zaman olacağını bilmiyordum. Aceleye gerek yoktu... Zaten her şey olması gerektiği anda olmuyor muydu? Yani 24 yaşımda böyle bir coğrafyada yaşamam gerekirken, 6 yıl boyunca ömrümü, gençliğimi, en güzel yıllarımı geçirdiğim Konya'da bulunduysam ve hiç aklımda yokken 29,5 yaşımda (aralıkta tam 30 diyeceğim:)) böyle üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadaya düşmüşsem bunu kaderden başka ne açıklayabilirdi ki?

Hep hayatını ve geleceğini planlamaya çalışan ben son 1,5 yıldır bunun ne kadar anlamsız olduğunu bizzat yaşayıp gördüm. İşte tam da bu yüzden acele etmiyordum artık hiçbir şey için...Kendimi büyüleyici maviliğe ve saçlarımı okşayan rüzgara bırakıp başıma geleceğine inandığım güzel şeyleri beklerken huzurla sade kahvemi yudumluyordum...

İyi ki buluştuk DATÇA...
Latest
Previous
Next Post »
Yorum Gönder